Öykü

Aç-Grip

Grip, yemek bulabilen hiç kimseyi öldürmedi. Böyle bilinsin. Ben, kanlı canlı bir örneğim. On bir yıldır sağım. O virüs vücudumuza girdiğinde doymak bilmeyen oburlar kesildik. Hepsi bu. Aşırılaşma ve topyekûn çığırından çıkma, bu noktadan başladı. Kıyamet kitlesel açlık nedeniyle koptu.

Virüs salgını yayılmaya başladığında 17 yaşındaydım ve liseyi yeni bitirmiştim. Juan le Pins denen şehrin Raymond Poincarė bulvarındaki iki katlı, beş yatak odalı evimizde ikamet etmekteydim. Rahat bir hayatım ve bol cep harçlığım vardı. Babam otuz iki yıllık bir veterinerdi. Televizyonda verilen kaçamak ve yetersiz enformasyonlu haberlerden bir sonuç çıkardı ve bir dizi önlem aldı. Şarap mahzeni olarak kullandığımız bodrumu yiyecekler, içecekler, ilaçlar, küçük makineler, yakıt ve jeneratörlerle doldurdu. Kapıları izole etti. Pencerelere şeffaf plastikler taktı. Havayı içeriye filtreden geçirerek veriyordu. Eskiden butik işleten annem, büyük bir heyecanla bu önlemler paketinin oluşturulmasına yardımcı oldu. Tek çocuktum. Üç kişilik bir ekiptik. Yiyecek ve içeceğimiz boldu. Dayanabilirdik. Böyle düşünüyorduk.

Nereden geldiği tam olarak belli olmayan virüs, aşırı bir hızla değişime uğradı. Havada solunumla yayıldığı için etkisi bir anda çok yaygın bir alanı kapsayıverdi. Virüs bir bedene girince bir günden kısa bir zamanda metabolizmayı ele geçiriyor ve “Ye, durmadan ye!” komutu veriyordu.

Kimse öksürmüyor, ateşlenmiyor ya da güçten kesilmiyordu. Tam tersine bir adrenalin denizinde yüzen bedenler hâline gelmiştik. Enerji, damarlarımızda kükrüyordu. Gripten ölümler, açlık nedeniyle oluyordu. Aç kalan, yiyecek bulamayan biri en fazla dört gün dayanabiliyor ve sonra ölüp gidiyordu. Birçok anne ve baba küçük çocuklarını yememek için ya intihar etti ya da onlardan uzaklaştı. Biri komşumuz Adrina’ydı. İki yıl önce trafik kazasında ölen kocasının tabancasıyla intihar etti; bize komşu bahçede. Geriye yedi yaşındaki oğlunu bıraktı. Bu arada babam kendini kapattığı bir odada açlıktan öldüğü, annem de bir gece evden fırlayıp bir yerlere gidip geri dönmediği için yalnızdım. Yedi yaşındaki Lucian’a sahip çıktım. Onu sürekli doyurdum. Şu anda on sekiz yaşında güçlü kuvvetli bir delikanlı. En güvenilir yardımcım.

Birinci yılın sonunda yaşadığım şehirdeki nüfus ellide bire falan inmişti. Yemek stoklayan çetelerin çoğu silahla çatışıp birbirlerini emre amade porsiyonlar hâline getirmekteydi. Öyle ki artık Lucian’la birlikte kıyıda köşede kalmış evleri ve süper marketleri talan ederek karnımızı rahatlıkla doyurmaktaydık. Kimse yamyam değildi. Herkes başlangıçta bulabildiği her türlü yiyeceği ete tercih etti. Konserve yiyecekler, hububat ve bakliyat güç bulunur hâle gelince yamyamlık başladı. Nüfus iyice azalıp şiddetli rekabet hız kesene kadar sürdü. Yamyamlığı hızlandıran faktörler, yiyecek talancıları ve istifçileriydi. Kendileri yemek oldular sonunda.

Eğer her şey bundan ibaret olsaydı kimsenin birbirini yemesine gerek olmadığı düzeni kurmak zor olmazdı. Dünyada insan sayısı çok azalmıştı. Herkese bol bol yetecek kadar yiyecek mevcuttu. Belki birkaç nesil sonra dirençleri artar ve vücutlarındaki virüs normalleşirdi. Ama başka bir şey oldu. Anlattım size, olay patladığında on yedi yaşındaydım. Boş zamanlarımı odamda internete takılarak geçiren biriydim. Dışarıda ne oluyor/bitiyoru, fazla merak etmezdim. Babam veteriner olup bayrağı devralmamı istiyordu. Aklım buna yatkındı. Gönlüm filmlerle ilgili bir şey yapmak istiyordu. Kameraman, yönetmen falan… İkisi için de artık çok geçti hâliyle.

Çünkü felaket ikinci bir burgaç yarattı. Atom bombaları patladı. En az otuz kırk adet. “İlk kim başladı?” edebiyatı o sırada hâlâ yayın yapan propaganda amaçlı televizyon kanallarında farklı farklı lanse edildi. Herkes bir diğerini suçlamaktaydı.

AÇ-GRİP öyküsü için Levent ALTINKAYNAK tarafından hazırlanan görsel.

Bu kadar çok sayıda atom bombasının patlaması iki beklenmedik sonuç verdi. Birincisi atmosferdeki azot yandı. Tamamı değil ama günlerce asit yağmurları yağarak bitki örtüsünü ve doğayı önemli ölçüde tahrip etti. Normalde sığınaklara kapağı atmışların dışında kalan herkesin ölmesi lazımdı ama içimizdeki virüs yeniden değişime uğradı ve gama ışınlarının tahribatına karşı bedenlerimizi uyarladı. Sadece insanları değil, hayvanları da etkilemişti. Normalde tüm canlıları ortadan kaldıracak şiddette radyasyona dayandık. Sekiz dokuz yıl önce belli bir kararlı ortam kurulmuştu. Asit yağmurları sona ermişti. Kimyadan anlayan Arthur adlı biri, ölçüm yapmıştı. Atmosferdeki oksijen miktarı yüzde 21’den, yüzde 6’ya inmişti. Azot da azalmıştı. Bunlardan artan yeri karbon dioksit ve azot oksidül doldurmaktaydı.

Azot oksidül, ilginç bir etkiye sahipti. Durduk yerde gülme krizleri geçirmenize neden oluyordu. Arthur eskiden dişçilerin hastalarına bu gazı solutarak diş çektiklerini anlatmıştı. Soluduğumuz havada güldüren gaz olması, tarihin ve talihin bir ironisi olmalı. Artan karbondioksit nedeniyle de atmosferdeki ısı yükselmekteydi. Son yıllarda zaten erimekte olan buzullar iyice hacim kaybetmişti. Evimiz deniz kıyısına iki yüz metre mesafedeydi. Altı yıl önce bu birkaç metreye indi. Doğduğu ev şu anda suların beş metre kadar altındaydı. Sağ kalanların giderek daha yükseklere çıkmaları gerekmişti. Neyse ki suların yükselmesi birkaç yıl önce tamamen durmuştu. Kalan nüfus, eskisinin binde biriydi. Belki daha da az.

Aradan on bir yıl geçti. Bütün televizyon yayınları durdu. İnternet yok. Cep telefonları çalışmıyor. Tek tük radyo yayını sürüyor. Buradan gelen haberler ne kadar doğruydu bilinmez ama bazı sığınaklardan çıkanların neredeyse tamamı telef olmuştu. Daha uzun süreli bir felaket için hazırlık yapmış elit kesim ise sabırla beklemekteydi.

Virüs beni ve Lucian’ı çok değiştirdi. Yüzde altılık oksijenle yaşayabilmek için ciğerlerimiz büyüdü; deri solunumu yapan ekstra hassas deriler edindik. Gama ışınlarına dayanabilmek için derimiz bir iki santim kalınlığında rengârenk kristal hücreler türetti. Güneş çıktığında bir kilometre öteden seçilebilmek mümkündü. Her tarafımız ışığı rengârenk olarak yansıtmakta. Metabolizmamız da tümden yeni duruma uyarlandı. Artık protein ihtiyacı için hayvan yemiyoruz. Vücudumuz, kendisi için havadaki azottan protein yapabiliyor. Etoburluktan iyice sıyrıldık. En son ne zaman et yediğimi hatırlamıyorum desem abartma olmaz.

Sadece bu kadar değil. Beyinlerimiz de etkilendi. Telepati gücümüz çok arttı. Telefon telsiz hatları varmış gibi haberleşebiliyoruz. Başka hassalarımız da etkinleşti. Kim nerede, ne yapıyor, hissedebiliyoruz. Yüzlerce metre kayaların altındakileri de. Artık homo sapiens falan değiliz yani. Onu belirtmek istiyorum. Babam ateist, annem inançlı bir katoliktir. Annemin tarafından bakınca tanrının bizi bir nedenden dolayı terk ettiğini düşünüyorum. Bu da kader olmalı. Böyle var kalmak. Önümüzdeki yıllarda ne olur bilmiyorum ama dünya hayatı artık bu çizgiden devam edecek.

Eski dünya cenneti çok küçüldü. Artık sadece dağların derinliklerine inşa edilmiş mağaralardaki sığınaklarda mevcut. Zamanı gelince oralara sinmiş olanlar mecburen dışarıya çıkacaklar ama en yeni duruma ayak uydurabileceklerinden şüpheliyim. Bu virüsleri türeten ve sığınakları inşa eden akıl, kendi sonuna toslamak üzere. Saptadığımız on sekiz noktada bu kimseler için tertibat aldık. Kendilerine layık bir karşılama töreni yapacağız. Dışarı çıkmalarını sabırsızlıkla bekliyoruz.

Paylas:
error0
fb-share-icon20
Tweet 20
fb-share-icon20

Lagari Konuk

İnfo@lagaribilimkurgu.com adresine yazı gönderip konuk yazar olarak yer alabilirsiniz.

Bir yanıt yazın