Film İncelemesi

Tron: Seksenler Usulü Cyberpunk

Sinema filmleri ve televizyon dizileri hakkında bir şeyler karalamak genelde tercih etmediğim bir durum. Ekran karşına geçip bir şeyler izlemek yerine o süre zarfında kitap okumayı tercih ediyorum. Bir şeyleri izleyerek eğlenmekle bir sorunum yok. Herkes gibi en bilinen bilimkurgu filmlerini izlemenin yanı sıra bazen yirmi otuz yıllık yapımlara da göz atıyorum. Tron filmi mesele bu yıllanmış yapımlardan ve izlerken eğlendiğimi de itiraf ediyorum.

1982 yılına ait bir film söz konusu. Bilgisayar teknolojisi hala çok yeni ve korkutucu özelliklere sahip olduğunu düşündüğümüz dönemler. Gerçi teknoloji bu yüzyılda daha da tehlikeli olacak diyorlar, haydi hayırlısı. Neyse, filme dönelim. Başrollerde Jeff Bridges ve Bruce Boxleitner’ı görüyoruz. Bridges neyse de diğer oyuncuları daha evvelden herhangi bir yapımda izlediğimi hatırlamıyorum. Bunda tabii ki film özürlü olmamın payı yadsınamaz.

Hikayemiz ENCOM adlı bir yazılım şirketi etrafında gelişiyor. Şirketin genç ve başarılı yazılımcısı Flynn (Jeff Bridges), kariyerinin doruk noktasındayken apar topar işten atılır. Şirkette benzer işten çıkarma, aksaklıklar ve sıra dışı olayların birbiri ardına yaşanması Flynn’in iş arkadaşlarının kafasını karıştırır. Giriştikleri araştırma sonunda şirketin ana bilgisayar tarafından ele geçirildiğini öğrenirler. Üstelik bilgisayar bütün bu garipliğe ve aksiliklere son verebilecek Tron adlı yazılıma da el koymuştur. Bu duruma son vermek için ana bilgisayara sızmak ve Tron’u (Bruce Boxleitner) kurtarmaktan başka çareleri olmadığını anlayan ekip kolları sıvar. Ancak söylemeye bile gerek yok, kötü adamımız daima envai çeşit dalavere ile yollarına taş koyar.

Orijinallik Aramak Boşuna

Filmi geçtiğimiz yıl izinli olduğum bir gün televizyondaki sinema kanallarından birinde izledim. Bereket versin tam da film jeneriği başlamadan otuz saniye önce denk gelmişim. Yani özel vakit ayırıp, laptopun karşısına geçmeyi düşünmedim. İlk dakikalarından itibaren neyle karşılaşacağımı anladığım yapım beni asla şaşırtmayan bir şekilde başladı ve bitti. Beklenmedik bir şey sunmadı. Bilimkurgu okumak yerine izleyen birisi olarak benim için hikayenin ne denli önemli olduğunu belirtmeme gerek yok. Ancak şu da var ki otuz yıl önce izlemiş olsaydım belki de şuan bambaşka bir şekilde hatırlayacaktım. Bu da bizi her eserin yaratıldığı dönem şartları hesaba katılarak değerlendirilmesi gerektiğine getiriyor. Tron seksenler için yeni ancak yeni yüzyıl şartlarında alışıldık bir senaryoya sahip.

Ancak garip bir şekilde görsel anlamda keyif aldığım bir yapım oldu. Özellikle mekan tasarımları konusunda özenli bir çalışma göze çarpıyor. Gerçek dünyanın aşağı yukarı on dakika görüldüğü yapımda, bilgisayar aleminin yansıtılma şekli güzel olmuş. Şimdi filmde emeği geçen kişilerin isimlerini bilsem dahi kariyerlerini bilmediğim için görüntü yönetmeni ve tasarımdan sorumlu kişiye ancak bu şekilde elinize sağlık diyebiliyorum. Bu teşekkürden maalesef kostüm kısmını çıkarıyorum. Zira şu tayt meselesi bitmedi gitti.

1982 yılında yayınlanan Tron, bilimkurgu izleyicileri için nostaljik bir seçim sayılabilir.

İki binli yıllardan önce yayınlanan ve uzak gelecekte ya da siber dünyada geçen bilimkurgu filmlerinde genelde böyle bir detay var. Kadın erkek demeden herkes tayt giyiyor. Bu durumun üzerine konuştuğum filmin izleyici ile ilk buluştuğu tarihin siyasal yapısı ile ilgili bir ilgisi var mı, bilmiyorum. Ya da dar giyinmek, daima saç tıraşı düzgün erkeklerle kısa ve bakımlı saçlı kadın karakterler yaratmak çok mu bilimkurguvari duruyor. Sanmıyorum. Aklıma gelen tek açıklama söz konusu kıyafetin o dönemlerde erkekler için tabu olması -ki hala öyle diyebiliriz- ve bu durumun ancak gelecekte sona ereceği ile ilgili masumane fikirlerin olduğu.

Tron: Bal Gibi Cyberpunk

Tron bütün özellikleri ile cyberpunk türüne ait bir eser. Çok net. Bunu yeni bir şey bulmuş gibi söylemiyorum. Sadece ilerleyen yıllarda sıklıkla kullanılacak bir temaya işaret etmek istiyorum. Çoğumuzun Matrix film serisi ile görsel tüketimde karşılaştığı cyberpunk tarzı yapımların ortak noktası, bilgisayarın içinin daha yaşanılası veya asıl mevzunun elektronik devrelerin içinde döndüğü fikri. Bunun en önemli örneği az evvel adını verdiğim film. Simülasyon hissinin en yoğun ve ders verircesine işlendiği yapımların başında geliyor. Bu konuda aynı isimli kitaptan uyarlanan Ready Player One filmi de örnek olarak gösterilebilir. Her ne kadar bu başlık altında çok fazla örnek varsa da ilk aklıma gelenler bunlar.

1982 yılında yayınlanan Tron, bilimkurgu izleyicileri için nostaljik bir seçim sayılabilir.

2010 yılında Tron: Legacy adında bir film daha çekildi. Bu iki film arasındaki en büyük fark tabi ki kullanılan teknoloji. Görsel efektler ve müzikler anlamında otuz yıllık ilerlemenin çok net görülebildiğini söylemeye gerek bile yok.

Bilimkurgu başlığında okumalar yapmak iki saat boyunca ekrana bakmaktan daha heyecanlı geliyor. Sinema sektörü ile ilgili hiç bir problemim yok. Sorun bende, izlemek için vakit ayırmıyorum. Sonra tutup Tron gibi çoğumuzun var olduğunu unuttuğu filmler izliyorum. İşin şakası bir yana, dönemi için ilgi çekici sayılabilecek konusu ve başarılı olduğunu düşündüğüm görsel tasarımları ile film, bu alandaki nice yapımı tüketmiş bünyeler için nostaljik bir seçim olabilir. Şöyle düşünün; Asimov, Philip K. Dick, Stanislaw Lem gibi yazarları bol bol okumuşsunuz ve çok az kişinin adını duymadığı bir yazar seçiyorsunuz. Hemen hemen aynı kapıya çıkıyor.

Paylas:
error0
fb-share-icon20
Tweet 20
fb-share-icon20
Zülfikar Yamaç

Zülfikar Yamaç

Beş yılı aşkın bir süredir kitap mağazalarında çalışıyor. Hemen hemen aynı zamandan bu yana çeşitli internet sitelerinde ve dergilerde kitap inceleme ve eleştiri yazıları yazdı, yazmaya devam ediyor. Bilimkurgu kitapları ile arası iyi. YouTube işlerine de bulaştı. Bilimkurgu Sözlüğü yazıyor, ne zaman biter bilinmez.

Bir yanıt yazın