Öykü

Kelebekler Nerede

Fareler her yandaydı. Kemirgen dürtüler ile çevrelenmişti karanlık. Saatler bu dürtülerin nefesleri gibiydi. Her yanda çarklar, fareler ve çığlıklar… Camdan bir dünya, paramparça olmuş gibi… Şizofreni… Karanlıkta akan su sesi… Bir şehrin damla damla akışı… Renklerin uçucu bir maddeye, bir çeşit alkole dönüşmesi… Unutkanlık… Mutlak kader… İpi kaçmış bir hayatın, kendini yineleyen nihai etiketleri…

Kendini bu ızdıraba, müzikten kaçmak için mahkûm etmişti. O çılgınlığa kapılmamak için saklanıyordu. Şehir son durağı olmuştu, şimdi bunu da yitiriyordu.

Küresel ve evrensel kitlelerden uzakta, izole bir havzadaydı ama zamanı tükeniyordu. Gün ışığının bir azap gibi parladığı ekolojik yitim ovalarında zaman çok hızlı akar ve bir anlam yaratmadan tükenir. Zamanın huyu genelde hiçlikten akarken bir rüya yaratmaktır. Fakat bu yitik diyarlarda zaman, toksik rüzgârların ıslığı gibidir. Üzerinde yıllardır tek bir ot bile yetişmeyen dümdüz kıraç topraklar, bolca yağmur ve tenekelerden kurulmuş gibi görünen yitik şehirler… İsimleri bile yok. Bazılarının kıyısında deniz var. Bazılarında sadece çöplük… Terk edilmiş evler ve evsizler…

Müzikten kaçanlar, evrensel medeniyetten de kopuyor bu şekilde. Ekolojik yitim alanlarında ya da geç dönem başarısız kapitalizmin vitrinlerinde kayboluyor. Yer altı cemaatlere katılanlar da var hatta Kireç uydusuna gönüllü bir sürgüne gidenler de. O ise yapayalnızdı. Kaçanlardandı o da. Fakat kaçmışlardan da kaçtı. Yer altında bir yalnızlığa çekildi. Yukarıda bir şehir bıraktı. Carcer modasının istilası altında. Kocaman paltolar, bacalardan püskürtülen kokain ve amnezya. Yıkıcı bir ideoloji, kabuklaşmış korkular. O ise bir ekranla baş başaydı.

Hapsolduğu tünelde tek ışık kaynağı, o ekrandı. Ekrandan yayılan ışık hem yalnızlığın dehşetini hem de varlığın umursamaz ürpertilerini yeniden kurguluyordu. Sesler ve hareketler, eşyanın alelade durumundan uzaktaydı. Aylardır orada olduğu için ismini unutmuştu nihayet. Kendini hatırlamak için basit bir SİS kodu çözdü. Bir kelebeğin resmi ile karşılaştı. Aylardır uğraştığı bilmece artık önündeydi.

Bir karara vardı. Kelebeğin işaret ettiği yere gidecekti. Oraya gitmeli ve bir soru sormalıydı, yalnız o soruyu sormak için illaki o kapıdan geçmeliydi. Birçok sıfat ve birçok zamir… Kaybolmuş bir lisanın artıklarını çiğneyen insanlar… Şehri düşününce kalbine bir ağrı çöktü.

Yine de mazgaldan dışarı çıkacak cesareti bulabildi kendinde. Aylardan sonra soğuğun o kuru tılsımını, ciğerlerinde hissetti. Fakat bir şeyler daha vardı; izolasyoncuların yenilgisi, bu kayıtsız kovalamacanın bir şehirde daha sona ermesi ve her yönden kuşatılmış oldukları. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.

Nitrogliserin yüklü bomboş semada ekoloji kırımından arta kalan çıplak bir mavilik vardı. Toprak, ağaçlar ve tüm suretler çıplaktı. Kuşlar bu lanetli diyarlardan uzaklaşmış. Fabrikalar, ökümenin tüm verimini sömürdükten sonra kaçmıştı buralardan. Kanserden arta kalan canlı bir kadavraya dönüşmüştü tüm diyar. Bazı insanlar çeliğin ve öfkenin süpürdüğü bu diyarda zavallı şehirlere tutunmuş, evrensel medeniyetten uzakta, izole kalmakta ısrarcıydı.

Fakat medeniyetin bu diyara yaklaşması çok sürmemişti. Fabrikaların öncülüğünü yaptığı, köprübaşlarını açtığı yerlerden müzik dolmaya başlıyordu sinsice. Ufkun ötesinde bir yerlerde titreyen binaural ritimlerin, tanrısal suretlere dönüşüp kabardığını görüyor adam. Aklına aylardır çözemediği SİS kodunun kutsal sessizliği geliyor. Ekrana bakmaktan yorulan, adeta közleşen gözlerinin sızısını hatırlıyor. Gözlerini kapatınca kuduran o sızının, herhangi bir müzikten daha ilahi olduğunu düşünüp keyifleniyor. Müzik kendi vücudunda hapsolmuş bir hâlde. Bundan daha iyi ne olabilir? Tanrıdan bir parça hâlâ mevcut benliğinde. “Hiçlikte de bu şarkıyı söyleyeceğim.”

Ufuk çizgisinde açlıktan kırılıp terk edilen şehirlerin kıyamet sonrası manzaraları fosforlu bir hülya gibiydi. Oraya baktıkça hiçliği düşünmemek elde değil. Hiçliği tanımlamak için bile ondan bir kelime borç almak gerek. SİS kodlarını çözmek, yaşamakla eş değer.

Bu şehrin de o terk edilmişler listesine girmesi için ne kadar kaldı? Düşünmeden duramıyor bunu. Her yanda kodlar çözmek için tasarlanmış bilgisayarlar var. Bunlar kasaların içinde muhafaza ediliyor. Bazıları için özel kulübeler bile tasarlanmış. Gün ışığıyla enerji topluyorlar ve çözülen her kod ile şehrin ömrünü biraz daha uzatıyorlar. Bu görüntü, sokakların her köşesine konmuş bilgisayarlar, biraz da olsa rahatlatıyor onu.

Dev brutalist bir hastane binasının önünden geçti. Her şey o kadar boş, o kadar yalnız ve çirkindi ki çığlık atmak istiyordu. Koşarak bu şehirden kaçmak, izolasyoncu aktivistlerin aptal konvoylarından kurtulup evrensel ve küresel medeniyete karışmak istedi. Dünyayı ve uyduları kasıp kavuran müziği duymak istedi. Ufuktan bastırarak geliyordu. Adam hem korktu hem de sevindi. Binanın filtreli camlarında hayatın termodinamik yok oluşuna benzeyen parıltılar vardı. Mide bulantısı ile baktı onlara. Kendini gördü. Korkularını. “Onu bulmak zorundayım,” diye bağırdı. “Son bir soru sormak için. O sorunun kıymeti kilolarca elmastan daha pahalı!”

Bir zamanlar kalabalıklar ile dolup taşan caddelerde yürüdü. Sessizliğin şarkısı içinde gezegenlerin binaural ritimlerini duyar gibi oldu. Bir yıldızın intiharından arta kalan korkunç ufuneti hissetti. Tükenişin kıvılcımları, kelebekler gibi kanat çırpıyordu evrenin her yanında. Dünyanın o aciz sathına, ekoloji kırımının zincirler yaratıp kupkuru, dümdüz ve verimsiz çöller bıraktığı yalnızlığa bir kelebeğin konduğunu hissetti.

“Acele etmeliyim.” dedi kendine. İzolasyoncular her yanda kodlar çözmek ile meşgul fakat hiçbiri gerçekliğe ulaşamıyor. Zaman kendi kendini oyalıyor. Müzik herkesin yakasına yapışmış, bir kraliçe kelebek yeniden doğmaya ve doğurmaya hazır. “Kaçmak ve belki de sığınmak gerek ya da ölmek?” Korku içinde titriyordu artık. Onun yaşadığı apartmanı bulunca bir hedefe varmış olmanın verdiği o varoluşsal ızdırabın etkisiyle donup kaldı. Geri dönmek ve mahzeninde saklanmak istedi.

Fakat içinde beliren anlamsız bir dürtünün etkisiyle apartmana girdi. Duvarlar buz tutmuş, gölgeler kireçlenmişti. Kapılar açıktı. Bir akordeonun içinde gezinen hava gibi dolanıyordu rüzgâr, binanın içinde. Tüm kapıların ardında kalan gizlere baktı. En nihayetinde gördü onları; bir salonda üç ölü, kireçleşmiş mumyalar, açık kalan bir televizyon, kendi kendini çözen SİS kodları… “Neredesin?” diye seslendi. Evin tuvaletinden gelen boğuk bir inilti, anlamsız yanıtlar verdi.

Klozete oturmuş, dirseklerini bacaklarına yaslamış, elinde bir telefon, SİS kodu çözmekle meşguldü. Tamamen çıplaktı ve bacakları günler boyu klozette oturmaktan dolayı kangren olmuştu. Kendini sindirip klozete boşaltıyordu vücudu. Bu eşsiz hakikatin esiri olmuş zihni ise hayatın son anlarını o nihai kodu çözmek için harcıyordu. Büyük ihtimalle sahip olacağı son hatıra, birbiri ardına yanıp sönen kelebeklerden ibaret olacaktı. Kodu daha kimse çözememişti. O da çözemeyecekti.

“Nasıl bu hâle geldin?” diye sordu acı içinde. Kangren olmuş eleman, cevap bile vermedi. Yalnızca başını kırk derecelik bir açıyla kaldırdı, bir cansız manken kadar ifadesiz suratıyla dimdik baktı. Sonra dudakları kıpırdadı ve o meyus ağızdan binaural ritimler çıkmaya başladı. Tüm şehrin ufku bir anda nükleer bomba patlamışçasına flulaşmaya ve şarkının o eşsiz varlığıyla dolmaya başladı. SİS kodu kayboldu. “Kelebeği bulamayacağız.” dedi kangren olmuş çocuk ve gözleri kapandı. Ağzından binaural ritimler çıkmaya devam etti. Salondaki üç ölü de aynı şekilde “şarkı” söylüyordu.

Belindeki sükûnet enstrümanını kontrol etti ve kireçleşmeye başlayan çöle doğru kaçmak için tekrardan mahzene döndü. Bir haritası ve bir de silahı vardı. Şarkının hâlâ daha ulaşmadığı onlarca şehirden biri onu bekliyordu ve SİS kodunu çözmek için ölümüne bir katatoni yaşamayı göze alan milyonlarca insan.

KONUK YAZAR TUĞRUL SULTANZADE

Paylas:
error0
fb-share-icon20
Tweet 20
fb-share-icon20

Lagari Konuk

İnfo@lagaribilimkurgu.com adresine yazı gönderip konuk yazar olarak yer alabilirsiniz.

Bir yanıt yazın