Başka Gezegenleri Dünyalaştırmak – 1

İnsanların Dünya dışında koloniler oluşturabilmesinin eşiğindeyiz.  Çoğu insan için yaşama elverişli gezegen demek; tıpkı Dünya’daki gibi herhangi bir koruyucu kıyafete gerek duymadan etrafta dolaşıp rahatça nefes alabilmek demektir. O yüzden bizim için yaşama elverişli bir gezegenin atmosferi bizim gezegenimizin atmosferine benzemelidir. Sürekli bir astronot kıyafetiyle dolaşmak zorunda olmak istemeyiz. Bu sebeple birçok bilimkurgu eserinde Dünya’ya benzeyen bir gezegende, insanların içerisinde özgürce dolaşarak o gezegenin atmosferini soluyabilecekleri tasvir edilir.

Bilim insanları, insanların yayılmasına uygun gezegenler araştırırken pek çok aday buluyorlar. Ancak üzerinde sıvı su bulunduran, bizim gezegenimizdeki gibi atmosferinde su döngüsüne sahip olduğu tahmin edilen gezegenler, başka yıldız sistemlerinde, günümüz teknolojisiyle on binlerce yıl sürecek bir yolculukla ulaşılabilecek mesafedeler. Şu anda oralara gidebilecek bir teknolojiye sahip değiliz. Bu sebeple bize yakın olan, ancak atmosferinde su döngüsüne sahip olmayan Mars gezegeninde koloni oluşturmak için çalışmalar başlatıldı. Mars’ta dünyadaki gibi bir atmosfer olmadığı için orada yaşayacak olan koloninin ilk etapta kapalı bir sistem içerisinde hayatını sürdürmesi planlanıyor. Bir yandan da bilim insanları Mars’ı yaşama uygun hale getirmek, yani dünyalaştırmak için çeşitli dönüştürme projeleri düşünüyorlar.

Mars’ta sıcaklık -125 °C derecelere ulaşabiliyor ve Dünya’daki gibi kalın bir atmosferi olmadığı için Mars yoğun radyasyona maruz kalıyor. Bilim insanları Mars’ı dönüştürmek için gezegende sera etkisinin oluşturulması gerektiğini söylüyorlar. Sera etkisi atmosferde karbondioksit gibi gazların belli yoğunlukta olması ile mümkün olabiliyor.

Sera etkisi; atmosferdeki karbondioksitin Güneş’ten gelen ışınların bir kısmını tutarak uzaya yansımasını engellerken gezegendeki sıcaklığın artmasına sebep olması durumudur. Mars’ın kutup bölgelerinde yoğun karbondioksit olduğu biliniyor. Kutuplardaki karbondioksit buharlaştırılabilirse Mars’ta sera etkisi yaratılabilir ve bu şekilde dönüşüm başlayabilir diye düşünüyorlar. Ancak bu konu üzerinde çalışan kimi araştırmacılar karbondioksitin oradan çıkarılıp atmosfere salınmasının mevcut teknolojilerle mümkün olmadığını savunuyorlar. Buna rağmen NASA 2018 yılında Mars’ı dönüştürmek için gerekli karbondioksitin oluşturulabilmesi için dünya çapında ödüllü bir yarışma başlatmıştı. www.co2conversionchallenge.org sitesinden bakılabilir.

Başka gezegenleri dünyalaştırmak dendiğinde daha çok atmosfer koşullarının benzetilmesi kastediliyor. Özellikle oksijen değerleri. Başka gezegenleri dünyalaştırmak istiyorsak öncelikle Dünya’nın atmosferinin nasıl bu hale geldiğine bakmamız gerekir.

Yaklaşık 2,5 milyar yıl önce ortaya çıkan oksijen üreten Siyanobakteriler Dünya’nın atmosferini değiştirdiler. Günümüzde hala gezegenimizdeki oksijenin %50-80 kısmını denizlerde ve tatlı sularda yaşayan fitoplanktonlar ve bitkiler birlikte sağlamaktadırlar.

Dünya’da ilk canlıların oluşmaya başladığı, kemosentez ile hayatını sürdüren canlıların bulunduğu zamanlarda oksijen değerlerinin çok düşük olduğunu, buna karşın karbondioksit, metan, hidrojen sülfür gibi bizim için zararlı gazların fazla olduğunu biliyoruz. Dünya’nın kabuğunun ilk oluştuğu zamanlarda, magma faaliyetleri sonucunda doğal olarak atmosferde bu gazlar yoğun olarak bulunuyordu ve ilk ortaya çıkan tek hücreli canlılar bu gazları işleyebilecek şekilde gelişmişlerdi. O dönemde Dünya’da bu gazları kullanan mikroorganizmalar vardı.

Oksijen üreten mikroorganizmalar ortaya çıktıktan sonra oksijen miktarı hızla artmaya başlayıp atmosfer bileşenleri değişince, bu mikroorganizmaların çoğu yok olurken geriye kalan türevleri bazı mağaralarda, bataklıklarda, okyanus diplerinde ve canlıların sindirim sistemi içerisinde yaşamlarına devam ediyorlar.

Üzerinde sıvı su bulunan ancak oksijen bulunmayan bir gezegene belki de oksijen üreten mikroorganizmalar ekilerek gezegenin dönüştürülmesi düşünülebilir. Ancak bu sefer de bu mikroorganizmaların çoğalabilmesi için ortamda yeterince besin olması gerekir. Belki besin de bir süre dışarıdan eklenebilir ama bir süre sonra sistemin kendiliğinden çalışması için birbirileriyle beslenen farklı mikroorganizmalar da eklenmesi gerekebilir. Onlar için de başka mikroorganizmalar.

Birbirileriyle beslenen canlıların bir sistem oluşturması için diğer parametrelerin de Dünya’dakiyle benzerlik göstermesi gerekebilir. Atmosferdeki diğer gazlar, sıcaklık, basınç, ultraviyole ışınlar hatta yerçekimi gibi ayarlanması gereken parametreler eklendikçe, bırakın insanları, bu mikroorganizmaların bile sağlıklı bir şekilde hayatlarını sürdürebilmesinin ne kadar zor olduğu anlaşılabilir. Dahası; aşırı çoğalan mikroorganizmalar gereğinden fazla oksijen üretebilir. Dolayısıyla bu canlıların belli miktarlarda kalmasının doğal yolu; onlarla beslenen canlıların sürekli doğru miktarda ortamda bulunmasıyla mümkün olabilir. Ekosistemdeki dengeyi sağlamak için yüzlerce, binlerce canlı türünün doğru oranlarda ortamda hayatta kalmasını sağlamaya çalıştığınızı düşünün. İnsanların yaşamasına elverişli atmosfer şartlarının kendiliğinden oluşabilmesini sağlamanın ne kadar zor olduğu, Dünya’daki ekosistemin ne kadar karmaşık ve belki de sadece Dünya’ya özgü bir sistem olduğunu fark edebilirsiniz.

Öte yandan belki de yalnızca Dünya’da kendiliğinden oluşabilecek bu ekosistem çok hassas dengeler üzerinde oturmuş olabilir. Dünya’nın çekirdeği hala sıcak olduğu için magma faaliyetleri sonucu Dünya her an eski günlerine dönebilir. Öyle bir şey olduğunda hayatta kalan insanlar gaz maskeleri ya da oksijen tüpü barındıran koruyucu kıyafetlerle hayatlarına devam etmek zorunda kalabilirler. O zaman kendi gezegenimizde bile insanlar her tarafı kapalı, suni olarak atmosfer şartlarını sağlayan tesislere ya da makinelere bağımlı kalabilirler.

Bilim insanları milyonlarca yıl önce yaşanmış olan beş toplu yok oluştan bazılarının volkanik faaliyetlerden kaynaklanan gazların atmosferde meydana getirdikleri tahribattan olduğunu tahmin ediyorlar.

Hemen yanımızda bulunan Karadeniz’in dibinde ortalama 200 metreden itibaren çok büyük bir hidrojen sülfür kaynağı bulunuyor. Bu o kadar büyük bir hacim ki Karadeniz’in toplam su kütlesinin %90’ını oluşturuyor. Bu kadar büyük miktarda gaz atmosfere salındığı taktirde atmosferin yapısına ciddi etkileri olacaktır.

Bir gezegenin doğal yollardan, kendiliğinden oluşmuş olan ekolojik sistemi yine kendiliğinden bozulabilir yada başka bir sisteme dönüşebilir. Dünya gezegeni bir anda Mars gibi soğuk ya da Venüs gibi sıcak bir gezegene dönüşebilir. İnsanların rahatça havasından suyundan faydalanabildikleri bu sistem görece geçici bir durum olabilir. Dünyanın geçmişine baktığımızda bunu rahatça görebiliyoruz.

Bu şekilde baktığımızda aslında bilim insanları, Mars’ı dönüştürmeyi düşünmeden önce Dünya‘daki atmosfer dengelerinin bozulmasını nasıl engelleyebileceklerini ya da bozulduğunda nasıl düzeltilebileceğini, düzeltilemiyorsa insanların hayatlarına nasıl devam edebileceklerini düşünmeleri gerekmez mi?

İnsanlar yabancı gezegenlerde astronot kıyafetinden kurtulma planları yaparken şu anda günlük yaşantımızı sürdürmek için yaptığımız nefes alıp vermek gibi sıradan bir şey aslında kendi gezegenimizde de zor elde edebileceğimiz bir şey haline gelebilir. Dünya’daki ekosistem kendiliğinden oluştu ve değişebilir. Çoğumuz vücudumuzun ihtiyacı olan oksijeni üreten kaynaklara bağımlı olduğumuzun farkında değiliz. Oksijeni üreten kaynaklar milyarlarca yıl önce atmosferi şimdiki haline getirdikleri için biz oksijen soluyan canlılarız. Atmosfer şartları ilk tek hücreliler ortaya çıktığı zamanlardaki gibi olsaydı, belki de bugün Dünya’ya bizim için zararlı olan gazları soluyan canlılar hakim olacaktı. Dolayısıyla oksijen üreten kaynaklar şu anda yok olursa biz de yok oluruz. Gittikçe bozulan bu yaşadığımız gezegende gelecekte insanlar, sanki başka bir gezegendeymiş gibi kendilerini dış ortam şartlarından korumak için önlemler alarak yaşamak zorunda kalabilirler.

İnsanlar, ister doğal yollardan olsun ister kendi elleriyle olsun, atmosfer şartlarının değişeceğini fark ettiği andan itibaren hayatta kalabilmek için mecburen belirli ekipmanlar ya da tesislere bağlanmak zorunda kalabilirler. Çünkü geçmişteki gibi toplu yok oluşa sebep olan dev bir yanardağın atmosferde yaratacağı tahribatı onaracak teknolojiye sahip değiliz. Zaten ne tür bir teknolojiye sahip olursak olalım, bizim gezegenimiz gibi bizim kontrolümüz dışında için için yanan, kaynayan, yer kabuğu yüzerek sürekli hareket halinde olan ve yüzeyi hem doğa olayları tarafından hem de milyarlarca türden canlının faaliyetleri sonucu sürekli değişen bir gezegeni kendi konforumuz için şekillendirmeye, yönlendirmeye ve kontrol etmeye çalışmak anlamsız bir çaba.

Dünya’nın yapısının insan faaliyetleri sonucu insanların yaşamını olumsuz yönde etki edecek şekilde değiştiğinden şikâyet ettiğimiz bu çağda, aslında doğal yollardan da bu yapının değişebileceğinin farkında olmamız gerekir. Bu değişimler Dünya benzeri başka gezegenlerde de olabilir. Her gezegen kendine has farklı dinamiklere sahip olabilir. Bu dinamikleri kontrol altına alıp o gezegeni Dünya benzeri bir yere dönüştürmeyi düşünmek çok iddialı bir fikir. Her şeyin insanların kontrolü altındaki bir yer, olsa olsa bir tesistir. Bu da kapalı bir ortam, kapalı bir sistem demektir. Gezegenler tamamen dışa açık ortamlar oldukları için tam anlamıyla kontrolü mümkün olmayabilir.

Bu sebepten insanların geleceği uzay boşluğunda süzülen yerleşkelerde, gezgin kolonilerde olabilir.  İnsanlar Dünya dışında yaşama becerisi kazandığında ve daha sonrasında gezegenler yok olduklarında ya da yaşanamaz hale geldiklerinde, uzayda yüzen yerleşkelerde yaşayan insanlar hayatlarına devam edebileceklerdir.

Geçtiğimiz günlerde konu ile ilgili bir kitabım çıktı. Buradan göz gezdirebilirsiniz.

Paylas:
error0
fb-share-icon20
Tweet 20
fb-share-icon20

Lagari Konuk

İnfo@lagaribilimkurgu.com adresine yazı gönderip konuk yazar olarak yer alabilirsiniz.

Bir cevap yazın