Genel

Bilimkurgu Edebiyatında Kullanılan Temalar

2. Yüzyıl’da Samsatlı Lukianos’un “Gerçek Bir Öykü” isimli öyküsüyle istemsizce başlangıcını yaptığı “bilimkurgu” türü, 21. Yüzyıl’ın dünyasında hakkında en çok yazılan ve okunan türler arasındaki yerini sağlamlaştırmış durumda. Peki; neydi tam olarak bilimkurgu adı verilen bu tür? Ne anlatırdı ve neye yarardı? Bu kadar kalıcı olmasını sağlayan etmenler nelerdi? İnsanları kendine çeken cazibesi nelerden oluşuyordu? Gelin, hep birlikte bilimkurgunun ve onu oluşturan büyük temaların tam olarak kim tarafından ve nasıl ortaya çıkarıldıklarına bir göz atalım. Öncü isimleri anımsayarak bilimkurgunun saygın bir türe evrilmesinin aşamalarını izleyelim.

“Bilimsel olgular ile kehanetlerle karışmış, düşsel ve sürükleyici bir öykü.” olarak tanımlıyor bilimkurguyu, türün en prestijli ödülü olan Hugo’nun isim babası Hugo Gernsback. Ondan kısa bir süre sonra ise John W. Campbell şu cümleleri sarf ediyor: “Bilimkurgu, öyküler çatısı altında benzer ve tanımlanmış bir yöntemi ve hem makinelerle hem de insan topluluklarıyla aynı şekilde yol alındığında elde edilen sonuçları kullanmaya çalışır.” Bilimkurgu edebiyatının en sevilen yazarlarından olan ve Amerika’da bilimkurgunun altın çağının en büyük 3 yazarından biri olarak kabul gören Robert Heinlein’ın tanımı ise şöyle: “Gelecekteki olası olaylar hakkında, tamamen, gerçek dünya, geçmiş ve gelecek ile ilgili yeterli bilgiye, doğa ve bilimsel yöntemin tam olarak anlaşılmasına dayalı gerçekçi kurgular.”

20. Yüzyıl’ın başındaki bilimkurgu dergiciliği furyasını başlatan ve doğrudan ya da dolaylı olarak onlarca yıl devam etmesini sağlayan Hugo Gernsback ve John W. Campbell’ın yanı sıra, Heinlein’ın tanımı da günümüz için türü tanımlamaya yetmiyor, eksik kalıyor. 1960’lara gelindiğinde Brian W. Aldiss ve J.G. Ballard gibi yazarlar bilimkurgu tanımının sınırlandırılmasına karşı çıktı. Aldiss’e göre bilimkurgu “Gotik veya post-gotik biçimde ele aldığı evrende insanın ve onun evrendeki yerinin sorgulanması.” idi. Ballard’a göre ise dış dünyalara açılmak yerine iç dünyalara, insanın kendi içine ve kendi dünyasına odaklanmasıydı bilimkurgu.

Sonuç olarak, bilimkurgu üzerine birçok tanım yapıldı ve birçoğu yıllar geçtikçe anlamsız bir hâl aldı. Şu bir gerçek ki günümüze dek birçok aşama kaydeden bu tür, başka türlerle birliktelik yaşadı ve dönem dönem kendi içinde de devrimlere tanıklık etti. Bugün dünyada saygın bir tür addedilen bilimkurguyu bu seviyeye taşıyan birçok yazar çıktı. Jules Verne, Edgar Allan Poe, H.G. Wells, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Ursula K. Le Guin, Robert A. Heinlein, Stanislaw Lem, Philip K. Dick, Ray Bradbury, J.G. Ballard gibi devlerin omuzlarında yükselen bilimkurgu, elbette birçok yaygın alt dala ve temaya sahiptir. Bu temaların öncüleri olmasaydı belki de yukarıda bahsi geçen yazarların öykü ve romanlarında o konuları iyi bir şekilde işlemeleri ve edebi kariyerlerinde yükselerek dünyada iz bırakmaları mümkün olmayacaktı. Hepimizin severek okuduğu bilimkurgu temalarının ilk örneklerine göz atma vakti geldi.

Kayıp Irklar

Yunanca’da “hayali ülke” anlamında gelen “utopia” sözcüğü, Thomas More’un edebi eseriyle tüm dünyada daha fazla bilinir olmuştu. Günümüzde hem bilimkurgunun alt dallarından biri hem de kendine özgü bir edebiyat dalı olarak görülen ütopyanın ilk örneği de yine bu romandır. Fakat bundan da önemlisi, 1516 yılında kaleme alınan romanda “kayıp ırk” temasının ilk kez kullanılması ve böylece kendinden sonra gelecek olan benzer temaların öncüsü olmasıdır.

Karşıt Yer Çekimi

Yazılan ilk bilimkurgu eserlerinden biri olarak da kabul edilen “A Voyage to the Moon”, Cyrano de Bergerac tarafından 1650’de kaleme alınmıştır. Karşıt yer çekiminin, bir başka deyişle Dünya’dan uzaya gitmenin ilk örneği olan bu eser, yüzyıllar sonra bu konuya eğilecek olan Jules Verne, Edgar Allan Poe, Isaac Asimov gibi yazarlara ilham kaynağı olmuştur.

Ölümsüzlük

Günümüzde klasikleşmiş bir eser olan “Gulliver’in Gezileri”nin bir bölümünde yazar Jonathan Swift ölümsüzlüğe de değiniyordu. 1726’da kaleme alınan eserden yüzyıllar sonra dahi bilimkurgunun ve bilimin en büyük uğraşılarından birini oluşturan “ölümsüzlük”, insanı en çok cezbeden konuların başında gelmeye devam ediyor.

Yeraltı Dünyaları

Gezegen yüzeylerinin altında geçen bu tür hikâyelerin en bilindik örneklerinden biri şüphesiz Jules Verne’in unutulmaz romanı “Dünya’nın Merkezine Seyahat”tir. Fakat Verne’den çok önce ve daha farklı bir şekilde bu konuyu ilk işleyen kişi “Niels Klim’s Underground” romanıyla Danimarkalı yazar Ludvig Holberg’dir. 1741 yılında yeraltı dünyalarına ait ilk örneği veren yazar, bilimkurgu tarihinde bu şekilde yer etmiştir.

Uzaylıların Dünyayı Ziyareti

Fransız yazar ve filozof François Marie Arouet veya daha çok kullandığı mahlasıyla bilinen Voltaire, bu temanın öncüsüdür. Wells’in “Dünyalar Savaşı” romanıyla popülerliğe kavuşan bu tema, ilk olarak 266 yıl önce ortaya çıkmıştır. 1752 yılında kaleme aldığı meşhur “Micromegas” isimli öyküsünde Voltaire, Dünya’yı ziyaret eden bir Siriuslu ve bir Satürnlü’yü betimlemiştir. İnsanoğlunun evrendeki yerinin komikliğine dikkat çeken Voltaire, bunu ve bizim için daha birçok önemli sayılabilecek olayın, evrenin büyüklüğü göz önünde bulundurulduğunda, aslında o kadar da büyütülmemesi gerektiğini vurgulamıştır.

İklim Kontrolü

1759’da ortaya çıkan bu tema, Samuel Johnson’ın kaleminden hayat buldu. “The History of Rasselas, Prince of Abissinia” adlı novellasında hava durumunu ve iklimi kontrol edebilen bir bilim insanını resmeden yazarın bu öngörüsü sonradan birçok esere ve yazara ilham kaynağı oldu.

Uzun Süren Uyku

Birkaç yüzyıl uyuyan ve gelecekte uyanan bir karakterin karşılaştığı yeni dünyayı keşfetmesi üzerinden ilerleyen bu tür ilgi çekici kurgular Willim Morris’in “Hiçbir Yerden Haberler” ve H.G. Wells’in “Efendi Uyanıyor” gibi romanları ile bilimkurgu edebiyatının olmazsa olmazlarından biri hâline gelmeyi başarmıştı. Bu temanın ilk örneği ise 1771’de ortaya çıktı. “L’An 2440” adlı öyküsüyle Fransız yazar Louis Sebastian Mercier, hayal gücünü kullanarak bilimkurgu okurları için yeni bir alanın kapılarını açtı.

Geleceğin Şehirleri

Geleceğin şehirleri, bilimkurgu yapıtlarının olmazsa olmazlarındandır şüphesiz. Uzun süreli uyku temasının da ilk kullanıldığı eser olan “L’An 2440” isimli kitabıyla, 1771’de bu temanın başlangıcını yapma onuruna erişen yazar Sebastian Mercier olmuştur.

Denizaltı Dünyası

Denizaltı dendiğinde akla ilk gelen isim şüphesiz Jules Verne’dir. “Denizler Altında 20.000 Fersah” romanı türün klasikleşen eserlerinden biridir. Romanda karşımıza çıkan Nautilus isimli denizaltı ise aslında ilk olarak 1801 tarihli bir öyküde karşımıza çıkıyor. Robert Fulton’ın “Nautilus” isimli öyküsü, Jules Verne’nin denizaltısına ilham verdi mi bilinmez ama denizlerin altındaki dünyayı betimlemesi ve okuru denizler altında yolculuğa çıkarması açısından bir ilktir.

Dünyanın Sonu

1826’da Mary Shelley’nin kaleminden okuduğumuz “Son İnsan”dan tam 21 yıl önce aynı tema zaten bir başka yazar tarafından işlenmişti. Evet, konu “dünyanın sonu” olduğunda akla gelecek ilk isim 1805’te yazdığı “Le Dernier Homme” romanıyla Cousin de Grainville’dir.

Mikroskobik Dünya

Birçok filme ve kitaba konuk olan bu tema aslında Voltaire’ın 1752’de yazdığı “Micromegas”ında karşımıza çıkmış olmasına rağmen ilk sayılmamaktadır. Zira o öyküde, dünya dışından gelen uzaylı ırkın dev olduğu, insanların ise minik olarak resmedildiğini görürüz. “The Diamond Lens” adıyla yazdığı öyküsünde ise ilk olarak Fitz James O’Brien mikroskobik bir dünyayı betimlemiştir ve yıl 1858’dir.

Duyuötesi Algı / Telepati

Başarılı bir örneğini “İçeriden Ölmek” adlı romanıyla Robert Silverberg’ten okuduğumuz bu konu, bilimkurgu yazarlarının en sevdiği alanlardan biri. “Duyuötesi algı” ilk olarak 1862’de ortaya çıktı. “Bohemians” adlı eseriyle Fitz James O’Brien telepatik düşüncenin temellerini atarak günümüz bilim dünyasının üzerinde çalıştığı konulardan birini ortaya çıkarmış oldu.

Madde Transferi

Bir başka deyişle, Star Trek başta olmak üzere, bilimkurgu filmlerinden ve dizilerinden aşina olduğumuz “ışınlanma”nın edebi bir eserde ilk kullanıldığı yıl 1877’dir ve ilk kullanan isim ise tıpkı görünmezlikte olduğu gibi Edward Page Mitchell’dır. “The Man Without a Body” adlı öyküsünde madde transferini öngören yazar hem kendinden sonraki bilimkurgu yazarlarına ilham kaynağı olmuş hem de bilim insanlarının aklını onlarca yıl meşgul edecek olan önemli bir konuya öncülük etmiştir.

Yapay Zekâ

Günümüzde bilim dünyasının en çok eğildiği konulardan biri olan Yapay Zekâ, bilimkurgu edebiyatında sıkça kullanılan bir başka alan olma özelliğini taşıyor. 1879 yılında kaleme aldığı “The Ablest Man in the World” adlı öyküsüyle Edward Page Mitcell’i bu konuda bir kez daha anmamız gerekiyor. Görünmezlik Wells’in “Görünmez Adam” romanıyla birlikte olgun bir tema hâline gelen görünmezliği ilk kullanan isim Edward Page Mitchell’dir. 1881 tarihli “The Crystal Man” isimli öyküsüyle, Wells’ten tam 16 yıl önce bu temayı işleyen yazar, bilimkurgu literatürüne önemli bir katkıda bulunmuştur.

Robot/Android

Robot kelimesinin Çek yazar Karel Capek tarafından literatüre girdiği herkes tarafından bilinen bir gerçek. “Rossum’un Evrensel Robotları” isimli eserinde efendilerine baş kaldıran robotları konu edinen Capek, ne yazık ki robot temasının öncüsü olarak kabul edilmemekte. Onun robotlarının organik olması sebebiyle daha çok “android” olarak bilinmekteler. Robot kelimesi henüz ortada yokken ünlü yazar Herman Melville tarafından 1885’te yazılan “The Bell Tower” bu ilke ulaşma şerefine ulaşan ilk hikâyedir.

Dördüncü Boyut

Robert Duncan Milne, “A Mysterious Twilight” öyküsüyle “dördüncü boyut” temasını işlediğinde tarih 1885 yılını gösteriyordu. Yakın bir yerde elektriksel deneyler yapıldığında insanların zaman atlamaları yaşadığını anlatan öykü, ileriki yıllarda yazılacak olan yeni dördüncü boyut hikâyelerinin zeminini oluşturuyordu.

Mutasyon

Bilimkurguda sık kullanılan temalardan biri de mutasyon. Genellikle öykü ve romanlarda bilimsel deneylerin ters tepmesi sonucu karşımıza çıkan bu türün ilk örneği yabancı değil. Robert Louis Setevenson’ın 1886’da kaleme aldığı “Dr. Jekyll and Mr. Hyde” adlı romanında iki farklı kişiliğe bürünmüş olan bir adamın öyküsünü okuyoruz.

Zaman Makinesi

Bilimkurgu edebiyatının en çok kullanılan temalarından biri şüphesiz “zamanda yolculuk”tur. Sinemada da bir hayli yaygın olan bu türün öncüsü sanıldığı üzere H.G. Wells değildir. En kapsamlı ele alan Wells olsa da ondan tam 8 yıl önce, 1887’de İspanyol yazar Enrique Gaspar tarafından eserine konu edilmiştir. “El Anacronopete” isimli öyküsünde Gaspar, zaman makinesi ve zamanda yolculuk eden bir gezgini ele almıştır.

Alternatif Dünyalar

“It May Happen Yet” romanıyla 1899 yılında bu temanın varlığını gözler önüne seren yazar Edmund Lewrence’dir. Napoleon’un İngiltere’yi fethetmesi hâlinde neler olabileceği üzerinden ilerleyen kitap, kendinden sonra bu türe eğilecek bütün bilimkurgu yazarlarına kılavuzluk etmiştir.

Süper İnsanlar

Eserleriyle bilimkurgu edebiyatının en kaliteli kalemlerinden biri olduğunu defalarca kanıtlayan ve büyük yazarlarından biri olarak anılan Herbert George Wells’in öncülük ettiği tema ise “süper insanlar”. 1904 yılında “Tanrıların Yiyeceği” ismiyle kaleme aldığı öyküsünde Wells ustalığını konuşturarak daha önce tür içinde değinilmemiş bir alana değiniyor fakat bunu “süper yaratık” üzerinden yapıyordu. Kendinden sonraki yazarların “süper insan” motifini kullanmaları ise artık daha da kolaylaşıyordu.

Nükleer Güç

“A Columbus of Space” adlı öyküsüyle 1909 yılında bu temanın temelini atan isim Garrett P. Serviss, nükleer enerji ile güçlendirilmiş bir uzay gemisi ile uzaya açılmanın mümkün olabileceğini dile getirmiştir.

Klonlama

İlk olarak Fransız yazar Maurice Renard tarafından 1925 senesinde “Le Signe” adlı öyküde kullanılan bu büyük tema da tıpkı ölümsüzlük gibi bilimkurgunun yanı sıra bilimin de uğraştığı en büyük alanlardan biri. Hatta öyle ki bu konuda somut örnekler dahi atılmış ve geçtiğimiz yıllarda dünya üzerinde canlılar kopyalanmıştı.

Dünyalaştırma

Terim ilk olarak Jack Williamson tarafından oluşturulsa da 1898’de H.G.Wells’in “Dünyalar Savaşı” romanında Dünya’yı istila eden Marslılar’ın kendi istekleri doğrultusunda gezegeni “Marslaştırma” çabaları anlatılır. Burada tersine kullanılan durum 1930’da ise Olaf Stapledon tarafından “Last and First Man”de kelime anlamını yerine getirecek şekilde kullanılır ve bir “Dünyalaştırma” projesinden bahsedilir.

Kaynaklar

1.Bilim-Kurgu – Jacques Baudou (Dost Yayınları)
2.The History of Science Fiction – Adam Roberts

Paylas:
error0
fb-share-icon20
Tweet 20
fb-share-icon20

Lagari Konuk

İnfo@lagaribilimkurgu.com adresine yazı gönderip konuk yazar olarak yer alabilirsiniz.

Bir yanıt yazın